Rüyadaki gerçeklik

Rüyadaki Gerçeklik

İnsanlarda en derin yanılgılardan biri, iki şeyi hep bir arada gördüğünde birini diğerinin doğal bir parçası veya kaynağı olarak görme ön yargısına kapılmasıdır. Nitekim bu kısıtlayıcı maddeci yaklaşımla, insanın hayal etmesi ve hatta rüya görmesi, önde gelen bazı psikiyatristlerce beynin bazı bölgelerinin aktif hale gelmesinin bir sonucu olarak izah edilmektedir. Onlara göre rüya, beynin hissetme, duygusallık ve bellek ile ilgili kısmında aktif hale getirilmiş elektrik devrelerinin istenmeyen bir yan etkisidir. Beynin, rastgele nöron ateşlemeleri sonucu bu devrelerden gelen düzensiz sinyalleri anlamlı hale getirme gayreti, güya kendini rüya olarak göstermektedir. Kısacası, fizyolojik açıdan rüya tam bir muammadır.

Psikanalistler ise, rüyanın ontolojik boyutundan ziyade psikolojik boyutuyla ilgilenmekte ve gözlemlere dayanarak rüya ile kişilik ve davranışlar arasında bağlantılar kurmaya çalışmaktadır. Örneğin Sigmund Freud’a göre rüya, gerçek hayatta karşılanmayan açık veya gizli arzu ve isteklerin gerçeklik-dışı bir âlemde karşılanma mekanizmasıdır.

İnsanlar hiç rüya görmeseydi ve rüya diye bir şey olmasaydı, kimse bunu yadırgamazdı. Çünkü insan bedeninde ve bilhassa beyninde (ki %75’i sudan ibarettir) rüya görmeyi gerektiren bir yapı ve mekanizma yoktur. Zaten o yüzden pozitivistler rüya görmeye bir anomali yani yaratılışta anormallik olarak bakmaktadır. Rüyanın, uykunun en derin olduğu anlarda yani beyindeki şalterlerin indirilip fizik âlemi ile irtibatın adeta kesildiği ve insan bedeninin ölüme en yakın bir hale geldiğinde görülmesi, oldukça manidardır. İnsan, sanki fizik âleminde ölüme yaklaştıkça, fizik-ötesi bir âlemde hayat bulmakta ve geçmiş ve gelecek olay ve varlıkların imajlarının yer aldığı fizik-ötesi imajlar âleminde gerçek hayatı aratmayan canlı, renkli ve zevkli (bazen da elemli) maceralar yaşamaktadır. Beş duyusu iptal edilerek adeta fizik aleminden soyutlanmış olarak ölü gibi yatakta uzanan bedenle ilgili bu basit gözlem, hayat sahibi olmak, konuşmak ve lezzet almak için maddî bir bedene ihtiyaç olmadığını ve bedensiz canlıların varlığının pekala mümkün olduğunu göstermektedir. Zaman ve mekân üstü olan rüya âleminde zaman adeta genişlemektedir. Bazen bir dakikalık bir rüyada yaşanan olaylar, yapılan sohbetler, görülen yerler, alınan lezzetler ve çekilen elemler dünya hayatında bir güne karşılık gelmektedir.

Rüya âleminde afiyetle yenen “imaj yemeklerden” alınan lezzet, fizik âleminde yenen maddî yemeklerden alınan lezzetten hiç de aşağı değildir. Bedeni hareketsiz, gözü kapalı ve bilinci devre dışı bir madde külçesi iken, insan, rüyada o kadar güzel manzaralar görmekte ve maceralar yaşamaktadır ki uyanmak istememekte ve hatta kendisini uyandırıp gerçek hayata döndürenlere kızmaktadır. Öyle görülüyor ki, yemek yerken dilin üzerindeki binlerce tat alıcıda (taste buds) oluşan sinyaller tat alma sinirleri ile beyine ulaştırıldığında oluşan tat alma duygusu, hiç yemek olmadan ve dil devreye girmeden rüyada ‘yemek imajları’ yiyerek de oluşabiliyor. Yani imajlar âlemindeki “sanal” yemeklerin tadı, madde âlemindeki gerçek yemeklerin tadından hiç de aşağı kalmıyor; üstelik sıfır kalori ile.

İnsan örneğin pizza gibi sevdiği bir yemeği yediğini hayal ederek de yeme lezzeti alabilir. Ancak kişi uyurken rüya âlemindeki yiyeceklerden aldığı lezzet, uyanıkken hayal âlemindeki yiyeceklerden aldığı lezzete kıyasla kat kat fazladır. Hayal âlemindeki imajların gerçekliği, rüya âlemindekilere kıyasla çok daha zayıftır. Ayrıca, hayaller, bilinçli olarak kişinin dışındadır ve kişinin tam kontrolü altındadır. Kişi kurduğu hayalleri yazboz tahtası gibi iradesiyle istediği gibi evirip çevirebilir, isterse yok edebilir. Rüyada ise kişi bütün benliğiyle rüyasının aktif bir öznesidir ve rüyasını “yaşar;” rüya dışında bilinçli bir varlığı yoktur. Rüyada kendisini içinde bulduğu sahneleri ve karşısına çıkan kişileri seçme veya değiştirme gücü yoktur. Gerçek hayatta olduğu gibi, tüm duyuları ile çevresiyle etkileşim halindedir. Fizik-ötesi bir gerçeklikte olduğunu ancak uyanınca anlar.

İnsanın bedeni ve beden-dışı varlığı adeta birbiriyle ters orantılıdır. Beden ne derece devreden çıkarsa, beden-dışı varlık o derece devreye girmekte ve varlığını hissettirmektedir. Uykuda dış âlemle bağlantılı beş duyunun kapanması ve görülen fizik âlemiyle etkileşimin durmasıyla, altıncı his gibi insandaki fizik-ötesi iç âlemle bağlantılı ikincil hisler aktif rol oynamaya başlar ve fizik-ötesi âlemlerle etkileşim ön safhaya çıkar. Güneş varken odada yanmakta olan bir lamba fark edilmez bile. Ama güneş batınca, lamba odada adeta bir güneş gibi doğar. 

Rüya, esas olarak beden-dışı bir olgudur ve insanın beden-dışı varlığını yani ruhunu ilgilendirmektedir. Aslında biraz derinlemesine düşününce, insan normal yemek yediği zaman bile, zevk alan beden değil ruhtur. İnsan bedeni, çoğunluğu su olmak üzere moleküllerden oluşan bir matristir ve bir molekül veya molekül kümesinin zevk alması (veya elem duyması) söz konusu değildir. Tabi ki yemekten zevk alma beden vasıtasıyla olur, ama bu beden ötesi bir olaydır. Çünkü yemek yerken dilde tat alma hücrelerinde oluşan elektrik sinyalinin sinirlerle beyindeki bazı hücrelere iletilmesi, bir elektronik aletin belli bir yerinde oluşan bir elektrik sinyalinin sensör ile mikroişlemciye iletilmesinden farklı bir olay değildir. Ve mikroişlemcideki moleküllerin bu elektriksel aktivite sonucu zevk alması düşünülemez. Aynı şey pillerindeki elektrik şarjı ile beslenen robotlar için de geçerlidir. Mikroişlemcisi milyarlarca elektrik devresi içeren gelişkin bir robot ne hayal kurabilir, ne rüya görebilir ne de zevk alabilir. Çünkü maddenin temel yapı taşlarında zevk diye bir unsur yoktur ve zevk alma madde-dışı bir şeydir. O zaman insanın maddeye yani bedeninin her noktasına nüfuz edip onunla bütünleşen ve bilhassa beyinde madde ile etkileşimini sağlayan bir arayüzü de olan madde-dışı bir varlığı olması lazımdır ki, o varlığa dünyanın her yerinde ruh denir.

Rüya esnasında bedende gözlemlenen göz hareketleri ve beynin bazı bölgelerinde artan elektriksel aktiflik, rüyanın kaynağı olamaz; olsa olsa rüyanın bedendeki yansımaları olabilir. Çünkü madde rüya göremez; aynen içine bir miktar yağ, protein, karbonhidrat ve elektrik yüklü iyonlar konmuş bir kova suyun veya milyonlarca elektrik devresi içeren bir bilgi işlemcinin rüya göremeyeceği gibi.

Bedenen ölüme yakın iken yaşanan ve zevkleri ve elemleri ile gerçek hayattan geri kalmayan rüya deneyimi, insan bedenen öldüğü zaman fizik-ötesi bir âlemde fizik kurallarına ve kısıtlarına tabi olmaksızın, bedensiz olarak, ama elem ve zevkleriyle, çok daha yoğun bir hayat yaşamasının gayet makul bir beklenti olabileceğini göstermektedir. Yani, beden büyük etapta devre dışı iken yaşanan rüya hayatı, beden tamamen devre dışı kalınca yaşanacak ölüm-sonrası hayatın adeta bir ön habercisidir. Bu argüman elbette bilimsel bir ispat değildir, ama düşündürücüdür.

Rüyaların anlamının olup olmadığı ateşli bir tartışma konusudur. Piyasada çok sayıda ‘rüya tabirleri’ kitabının varlığı, halk içinde rüyalardan anlam çıkarma konusuna ciddi bir ilginin olduğunu göstermektedir. Ruh, rüyada içinde bulunduğu ortamlardan etkilendiği gibi, beden de ruhu ve dolayısı ile rüyayı etkiler. İnsanın zihni ne ile meşgul ise (unutmaya çalıştığı şeyler dâhil), görüntü işlemcisi hayal o meşguliyetleri görüntülere dönüştürüp kişiye uykusunda sunacaktır. Örneğin yoğun sınav telaşı yaşayan bir kişi, rüyasında haliyle sınavla ilgili sahneler görecek ve sınava geç kalmak gibi korkuları rüyasına yansıyacaktır. Yatağa aç giden kişi, zihni yemekle meşgul olduğu için, midesinin de baskısıyla rüyasında yiyecek peşinde koşacaktır. Gündüz bazı hisleri yoğun olarak yaşayan kişi, gece bu hislerin rüyalarına da farklı şekillerde taştığını görebilir. Hatta yıllar önce yaşanmış ve küllenmiş heyecan verici bir olay, rüyada değişik bir şekilde yeniden kişinin karşısına çıkabilir. Yani kişi rüyasında geçmişe gidip iz bırakan geçmiş olayları tekrar yaşayabilir. Bu tür rüyaların tabiri kendi içindedir ve bunlardan anlam çıkarmaya kalkmak anlamsızdır.

Rüya, herkes için bu görünen fizik âleminden görünmeyen fizik-ötesi gaip âlemlerineaçılan bir penceredir. Gündüzleri ağır hayat şartları altında ezilen insanlar için, geceleri yakından ve uzaktan, geçmişten ve gelecekten güzel manzaralar seyrederek bir dinlenme ve ferahlanma vasıtasıdır. Adeta zahmetsiz ve ücretsiz olarak turistik bir geziye veya safariye çıkmak gibidir. Bakınca güzel gören ve gördüğünü iyiye yoranpozitif kişilikli insanlar güzel düşünür ve zihinlerinde güzel levhaların ön plana gelip kötü levhaların arka plana düşmesini sağlar. Zihni güzel levhalarla gül bahçesine çevirmek rüyalara da yansır ve güzel düşünenler bu güzel levhalarla güzel rüya görürler. Güzel rüya görenler de güne yaşam sevinci ile dolu olarak başlarlar ve hayatlarından lezzet alırlar. Bakınca kötü gören ve kötüye yoran negatif kişilikli insanlar ise kötü düşünür ve zihinlerinde kötü levhaların ön plana gelip iyi levhaların arka plana kaymalarına sebep olurlar. Kötü düşünüp zihinlerini kötü levhalarla bir diken tarlasına çeviren bu kötümser kişiler kötü rüya görürler ve yaşam sevinçlerini yitirip hayatlarını hem kendileri hem de yakın çevreleri için ıstıraba çevirirler.

Kişi rüyasında geçmişe gittiği gibi geleceğe de gidebilir. Ruh zaman ve mekân üstü olduğu için, beden devre dışı kalınca, ruh rüya âleminde açık veya örtülü olarak gelecekten sahneler de görebilir. Fazla gelişmiş altıncı hissin görüntülerle donanmış şekli olan bu tür anlam yüklü rüyalara doğru rüya (rüya-ı sâdıka) denir. Rüyalar örtülü olunca, tabir de gerekli olur. Rüyalardan her zaman anlam çıkarılabilir ve rüya yorumlarının psikanalizde özel bir yeri vardır. Ancak rüyalardan çıkarılan anlamların doğruluğundan emin olunamaz.

 

Kaynak:  Prof. Dr. Yunus ÇENGEL – sorularlaislamiyet.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir