Mugayyebât-ı hamse

Mugayyebât-ı hamse, Beş bilinmeyen gayba ait şey anlamında Kur’anî bir tabir. Bunlar, Lokman sûresinin otuzdördüncü âyetinde geçen ve ilmini Allah’ın kendi zatında sakladığı gayb anahtarlarıdır. Hz. Peygamber (s.a.s), İbn Ömer’den rivâyet edilen bir hadiste:

“Gaybın anahtarları beştir” buyurarak Lokman sûresinin, “Kıyamet saatinin bilgisi şüphesiz ki Allah’ın katındadır. Yağmuru O yağdırır. Rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez ve hiç kimse hangi yerde öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah her şeyi bilir ve herşeyden haberdardır” mealindeki otuz dördüncü âyetini okumuştur (M.Ali Nâsıf, et-Tâc, Buharî’den naklen, IV, 282).

Bu beş şeyi Allah’tan başkası bilmez, Ancak Allah bunlardan birine veya bir kaçına ait bilgiyi dilediğine verebilir. Bu verilen bilgi de, yine Allah’ın bilgisi yanında sınırlıdır.

Bu beş şeyi Allah’tan başkası hem küllî, hem cüzî olarak, kapsamlı, geniş ve ayrıntılı olarak bilmez (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, VI, 3853).

“Tefsircilerden bazıları, Allah Teâlâ bu âyet ile beş şeyi bilmeyi başkasından nefyetti, diyorlar. Gerçi öyle ama kastedilen o değildir. Çünkü Allah Teâlâ mesela Tufan zamanında bir kum yığınındaki bir zerreyi ve rüzgârın onu doğudan batıya kaç kere götürüp getirdiğini ve nerede bulunduğunu bilir. Bunu başkası bilmez (yâni yaradılanlar tarafından bilinmeyen daha pek çok şey vardır). Şu halde burada önemli olan, meselâ, “Kıyamet günü ne zamandır?” diye sorulduğunda verilecek cevap şudur: “Onu, Allah’tan başkası bilmez. Ancak o gün muhakkak olacaktır” (Fahrüddin er-Razî, Mefatihü’l-Gayb, 1289, VI, 749).

Allah bildirmediği takdirde bu bilinmeyenleri ne bir rasûl, ne bir nebî, ne de mukarrab melekler bilemezler.

“Gaybın anahtarları O’nun yanındadır. Onları O’ndan başkası bilmez” (el-En’ân, 6/59).

“Allah sizi gayba vakıf kılacak değildir. Fakat Allah, elçilerinden dilediğini seçer (onu gayba muttalî kılar)” (Alu İmrân, 3/179).

“O, gaybı bilendir. Kendi görünmez bilgisini kimseye göstermez. Ancak razı olduğu elçilere gösterir” (el-Cin, 72/26).

Cibril hadisinde Hz. Peygamber (s.a.s)’e:

“Ey Allah’ın Rasûlü kıyamet ne zamandır?” diye sorulan soruya:

“Bu konuda sorulan kişi sorandan daha bilgili değildir. Fakat sana onun şartlarından (alametlerinden) haber vereceğim: Cariye, efendisini doğurduğu zaman bu onun alametlerindendir. Yalınayak baldırı çıplakların insanlara reis oldukları zaman da bu onun alametlerindendir. Beş şey vardır ki, onları ancak Allah bilir. Kıyamet saatinin bilgisi şüphesiz ki Allahın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez” cevabını vermiştir (Buharî, İman, 18).

İmam Maverdî ve Kuşeyrî’nin bildirdiğine göre yukarıda geçen âyetin inişi hakkında da şu hadis rivâyet edilir:

Varis b. Amr adında bir adam Hz. Peygamber’e gelerek: “Karım gebedir ne doğuracağını bana haber ver. Ülkemizde kuraklık var yağmurun ne zaman yağacağını bana haber ver. Ne zaman doğduğumu biliyorum, ne zaman öleceğimi bana haber ver. Bu gün ne yaptığımı biliyorum, yarın ne yapacağımı bana haber ver. Kıyametin ne zaman kopacağını da bana bildir” Bunun üzerine yukarıdaki âyet inmiştir (Kurtubî, el-Camî li Ahkâmil-Kur’ân, XIV, 83).

Allah Teâlâ kıyamet gününü bir gayb olarak bırakmış ve kendisinden başka kimseye onun zamanını bildirmemiştir. “Kıyametin bilgisi Allah’a havele edilir” (el-Fussilet, 41/47).

“Sana, gelip çatması ne zaman, diye kıyamet saatini soruyorlar. Onun saatini söylemek nerede, sen nerede? Onun gerçek bilgisi Rabbine aittir” (en-Nâziât, 79/41,44).

Kıyametin ne zaman kopacağını bildirmemesinin hikmetine gelince, bu suretle insanlar daimî bir uyanıklık ve bekleyiş hali içinde bulunmayacaklar, hazırlıklı olarak bekleyeceklerdir. Bu ruh haline sahip olmayanlar ise, gaflet halinde iken ansızın yakalanacaklar ve hazırlık yapmaya fırsat bulamayacaklardır.

Yağmurun ne zaman yağacağını da Cenab-ı Hak bilir ve onu dilediği zaman indirir. İnsanlar, tecrübeler ve aletler vasıtasıyla onun yağacağı zamanı yaklaşık olarak bilebilirler, ama yağmur sebepleri yaratacak güce hiç bir zaman mâlik olamazlar. Âyet-i Kerîme Allah’ın yağmuru indirdiğini belirtmekte, kâinattaki sebepleri O’nun meydana getirerek tanzim ettiğini bildirmektedir. Bu durumda yağmurun Allah’a tahsisi kudret bakımındandır.

Rahimlerde bulunanın bilgisi de yalnızca Allah’a ait bilgilerdendir. 

Kimse yarın ne kazanacağını, bilmez. İyilik mi, kötülük mü; fayda mı, zarar mı; zorluk mu, kolaylık mı; sağlık mı, hastalık mı geleceğini; itaat mi, isyan mı edeceğini bilmez. Buradaki kazanç sözü mali hususlardan çok geniştir. İnsanın o gün elde edeceği şeylerin hepsini içine alır. Bunun için Cenab-ı Hak şöyle buyurur:

“Hiç bir şey için, bunu yarın yapacağım, deme. Ancak, Allah dilerse yapacağım, de” (el-Kehf, 18/23).

Aynı şekilde, hiç bir nefis nerede öleceğini bilmez. Yani insan öleceği yerin denizde mi, karada mı, bir ovada veya dağda mı olacağını bilmez. Bir Hadis-i şerifte;

“Allah Teâla bir kulun canını bir yerde almayı murat ettiği zaman, onun için orada da bir ihtiyaç yaratır” buyurulur.

İşte bu da insan gözünûn ve kulağının erişemediği kapalılığın gerisinde kalan ve Allah’ın, bilgisini kendi zatı için ayırdığı hususlardandır.

İşte beş bilinmeyen-muğayebât-ı hamse- bunlardır. Bunlardan bir kısmının bilgisini Cenab-ı Hak, Peygamberler ve mukarrab melekler gibi varlıklardan dilediğine sınırlı olarak verebilir. Bazılarının bu şekilde bilmesi, bunların Allah’a mahsus bilgiler olmasına aykırı değildir. Çünkü Allah’a mahsus olan ilim gaybte iken her birinin hallerine, en ince noktasına kadar ilmi tam ve kâmildir: Meleklerin ve bazı özel şahısların muttali olabileceği ilim ise, az çok delilleri gerçekleşmiş, bir yönden noksan bir ilimdir (Elmalılı Hamdi Yazır, a.g.e., s.3854; Kurtubî, el-Camî, XIV, 83, İsmail Hakkı Bursevî, Ruhü’l-Beyan, VII, 102, 105).

İsmail KAYA – Şamil İslam Ansiklopedisi

“Beş bilinmeyen” nedir ve nasıl anlaşılmalıdır? 

İnsan dehâsının keşfedemeyeceği, akıl ve mantığının dayanıp kalacağı, elinin ulaşamayacağı bazı bilgiler vardır ki, bunlara “gayb”, yani sadece Allah tarafından bilinen şeyler denmektedir. Bu ilimler Cenab-ı Hakkın kendi ilmine has bilgilerdir. İşte Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde “mugayyebât-ı hamse (beş bilinmeyen şey)”den bahsedilmektedir ki, bunları yalnız Allah bilir. Lokman Sûresinde bu husus şöyle ifade edilir:

“Kıyamet vaktine dair bilgi Allah katındadır. Yağmuru O indirir. Rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse nerede öleceğini bilmez. Muhakkak ki Allah her şeyi hakkıyla bilir, her şeyden hakkıyla haberdardır” (1)

Allah’ın ilmine mahsus olan bu beş gayb şey hadis-i şerifte de şöyle belirtilir:
“Gaybın anahtarları beş tanedir ki, onları Allah’tan başkası bilemez.
“Yarın ne olacağını Allah’tan başka hiç kimse bilemez.
“Ana rahimlerinde neler bulunduğunu Allah’tan başka hiçbir kimse bilemez.
“Hiçbir kimse yarın hayır ve şer olarak ne kazanacağını bilemez.
“Hiçbir kimse ne şekilde öleceğini bilemez.
“Allah’tan başka hiçbir kimse de yağmurun ne zaman geleceğini bilemez.”(2)

Gaybî şeyleri bilmek, onların ortaya çıkış zamanlarını tayin etmek ancak ve ancak Allah’a mahsustur. Allah bildirmedikçe ne melekler, hattâ ne de peygamberler bilebilir. Nitekim bir âyet-i kerimede “Göklerde ve yerde olanların hiçbiri gaybı bilemez. Yalnız Allah bilir”(3) denmektedir. Ancak Cenâb-ı Hak isterse bunları bir kuluna bildirir. Cenâb-ı Hakkın mucize ve keramet olarak ya vahiy veya ilhamla bazı gaybî şeyleri kullarına bildirebileceğini şu âyet-i kerime beyan etmektedir: “Görünmeyen âlemleri bilen Odur. O hiç kimseyi gaybdan açıkça haberdar etmez.”(4)
Şunu da ifade etmek gerekir ki, gaybı bilmek ile gayb hakkında bir zanda ve tahminde bulunmak arasında fark vardır. Yani bir kimse tahminen bir şey söyleyebilir, bu gaybı bilmek mânâsına gelmez. Sahih-i Buharı Tecrid-i Sarih Tercemesi’ nde geçen “İlm-i gayb Allah’a mahsustur. Zann-ı gayba gelince, ondan bahsetmekte beis yoktur. Zira zannın mertebesi ne olursa olsun hiçbir vakitte ilim mertebesini bulamaz. Çünkü tayin (kesinlik) ifade etmez”(5) şeklindeki ifadeler, meseleye açıklık getirmektedir.

Fahreddîn-i Razı gibi bazı müfessirler ve Aynî gibi hadis sarihleri, âyet ve hadiste geçen bu beş şeyin bilinmeyecek şeylerin başında geldiğini ifade etmekte ve Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği daha çok şeyler olduğunu ifade etmektedirler.(6) Fahreddîn-i Razî buna misal olarak Tufan hadisesinde bir zerrenin geçirdiği merhaleleri vermekte ve bunu Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceğini söylemektedir. Ancak Sarih Aynî’nin de ifade ettiği gibi, âyet ve hadiste geçen bu beş gaybî şey diğer gaybî şeyleri de ihtiva ettiklerinden özellikle zikredilmişlerdir.
Bunlardan Kıyametin ne zaman kopacağını söylemek ve o hususta kesin fikir ileri sürmek mümkün değildir. Çünkü onun takdiri Allah’ın elindedir. Birçok hikmet ve maslahatlarla zamanını gizlemiştir. Ancak Kıyametin meydana gelme vaktini Cenab-ı Hak bazı kullarına bildirse, onlar da bilse bu gaybi bilme olmaz. Allah’ın bildirmesi ile bilme olur.
Kıyametin ne zaman kopacağı hakkında ileri sürülen ilmî tahminler ve teorilerin bu hususta bir kesinlik ifade etmediğini söyleyebiliriz. İfade ettikleri tahminler de hep bugünkü normal şartlara göredir. Onlar dünyamızın dengesini bozacak dışarıdan bir müdahaleyi, başka bir ifade ile Mâhî bir takdiri nazara almadıkları için, tamamen tabiat kanunları çerçevesinde mütalâa ederler. Şu kadar sene sonra güneşin ısı ve ışığını kaybedeceği ve dünyamıza artık böyle bir hizmet veremeyeceği, dolayısıyla hayatın sona ereceği gibi tahminler bu kısımdandır.

Hu sebeple dünyamızın gelecekteki ömrü için milyar gibi büyük rakamlar söylerler. Dolayısıyla, bu husustaki görüşler sadece bir tahminden ibarettir. Bu ise gaybî bilmek şeklinde düşünülemez. O halde, Allah istediği zaman kıyameti koparır, ne zaman koparacağı da Onun ilminde mevcuttur.

Yağmurun yağma vakti

Âyette açık bir şekilde yağmurun yağma vaktinin bilinemeyeceği ifade edilmiyorsa da, hadis-i şerifte açık olarak bildirilmektedir. Madem ki hadis-i şerif Kur’ân-ı Kerimin en büyük tefsiridir, o halde bu âyet, hadis-i şerifle açıklanmalıdır. Nitekim bütün müfessirler de âyet-i kerimeyi böyle tefsir etmişler ve yağmurun ne zaman yağacağının gaybî olduğunu açıklamışlardır.

Bazı kimseler bu hükümlerin gerçek mânâsını bilemedikleri için itirazda bulunmuş ve yağmurun ne zaman yağacağının meteorolojik âletler ve hava tahminleri ile bilinebileceğini söylemişlerdir.

Cenab-ı Hak birçok hikmete binaen yağmurun ne zaman yağacağını bir kaideye bağlı kılmamıştır. Meselâ, “bu gün Güneş şu saatte doğacaktır” diyebildiğimiz halde, yağmur için böyle bir şey söyleyemiyoruz. Yağmura sebeplerin doğrudan müdahelesi yoktur. Zaten yağmura “rahmet” denilmesinin sebebi de doğrudan doğruya rahmet hazinesinden insanların imdadına gönderilmesinden dolayıdır. Yağmur için gösterilen belirtiler ve alâmetler yağmurun mutlaka yağmasını zarurî kılmamaktadır. Birçok zamanlar bütün sebepler bir araya geldiği halde yine de yağmur yağmaz. “Çok kereler hava kararır, bulutlar iner, ha şimdi, ha beş dakika sonra yağacak, ortalığı sel basacak dersiniz, bir de bakarsınız ki, muhalif (başka istikametten gelen) bir rüzgâr çıkıp ne varsa dağıtır ve yarım saat sonra gökyüzü cam gibi berrak bir hal alır.”(7)

Bediüzzaman, yağmurun doğrudan doğruya Cenab-ı Hakkın iradesine bağlı olduğunu ve Onun istediği zaman yağdırıp, istemediği zaman yağdırmayacağını şöyle açıklamaktadır: “Madem vücutta en mühim hakikat rahmet ve hayattır, yağmur hayata menşe (kaynak) ve medar-ı rahmet, belki aynı rahmettir. Elbette vesait (vasıtalar) perde olmayacak, kaide ve yeknesaklık (hep aynı şekilde olması) dahi, meşiet-i hassa-i İlâhiyeyi setretmeyecek (örtmeyecek) tâ ki her vakit, herkes, her şeyde şükür ve ubudiyete ve sual ve duaya mecbur olsun. Eğer bir kaide dahilinde olsaydı, o kaideye güvenip şükür ve rica kapısı kapanırdı.”(8)

Üstad, buna misal olarak da Güneşi vermektedir. Evet Güneşin ne kadar faydası olduğunu herkes bilir. Fakat Güneşin her gün ne zaman çıkacağı bilindiği için “Güneş doğsun” diye bir dua yapılmaz. Ve doğması için şükür yapılmıyor. Ayrıca insanlar güneşin doğacağını bildikleri için bu husus gayptan sayılmıyor. Fakat yağmurun yağışı bir kaideye bağlı olmadığı için her vakit insanlar rica ve dua yoluyla İlâhî dergâha yönelmeye mecbur oluyorlar. Ve ilim yağmurun yağış vaktini tayin edemediği için, sırf rahmet hazinesinden hususi bir nimet olarak bildiğinden gerçek mânâda bir şükrediyor.

Meteorolojinin yağmurun yağma vaktini bilmesine gelince; rasathanelerdeki âletler yağmurun başlangıcım tespit ediyor. Yani yağmur şehadet âlemi dediğimiz, gördüğümüz âleme geldikten sonra onun yağacağı vakti söylemek gaybı bilmek değildir. Kaldı ki, rasathaneler bunu kesinlikle değil, tahmin suretinde söylerler. Yağmurun yağmasından önce havada rutubet nev’inden bazı işaretleri görülmeye başlar. Bu ise gaybî sayılmamaktadır. Alem-i şehadete girmeyen yağmuru bilmek Cenab-ı Hakkın sonsuz ilim ve iradesine mahsus olduğunu Bediüzzaman şu ifadesiyle dile getirir:
“Fakat daha âlem-i şehadete ayak basmayan ve meşiet-i hassa ve rahmet-i hassadan çıkmayan yağmurun vakt-i nüzulünü (yağma vaktini) bilmek, İlm-i Allâmü’l-Guyub’a (Bütün gaybî şeyleri bilen Cenâb-ı Hakkın ilmine) mahsustur.”(9)

Ana rahmindeki çocuk

Ana rahmindeki yavrunun da durumunu Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceğini açıklayan âyet-i kerime, çocuğun erkek veya kız olmasının gaybîliğinden bahsetmez. Âyette çocuğun bilhassa manevî cephesine temas edilmektedir. İleride iyi veya kötü bir insan olmasını Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceğini açıklamaktadır. Röntgen ışınıyla çocuğun kız veya erkek oluşunun bilinmesi âyet-i kerimeye ters düşmemektedir. Zira Kur’ân ana rahmindeki çocuğun kız veya erkek oluşunun bilenemeyeceğini beyan etmez. Kur’ân-ı Kerim çocuğun hususî kabiliyetlerine ve istikbalinin ne olacağına dikkati çeker. Meselâ ana rahmindeki çocuk on sene sonra ne olacak, zekâsı, kabiliyetleri, huyu ve davranışları nasıl olacak? İşte çocuğun gaybî olan tarafları bunlardır. Bunları Allah’tan başka hiçbir kimse bilemez.
“Yüz bin röntgen misal fikr-i beşeri (İnsan fikri) birleşse, yine o çocuğun umum efradı beşeriye ye karşı (bütün insanlara karşı) birer alâmet-i farika (onu diğer insanlardan ayırıcı özellikleri) bulunan yalnız hakikî sima-i vechiyesini keşfedemez” (10) diyen Bediüzzaman, çocuğun değil böyle gizli kabiliyetlerinin ve geleceğinin, yüz şeklinin dahi bütün ayrıntılarıyla bugünkü tıbbî imkânlarla tesbit edilemeyeceğini belirtmektedir.
İnsanın iki simasına dikkati çeken Bediüzzaman, birincisinin diğer insanlara benzer tarafı; yani iki göz, iki ayak, iki el gibi gözle görülebilen dış azaları olduğunu açıklar. Bunlar gaybî değildir. Ana rahminde iken dahi bilinebilir. Röntgen ışınıyla çocuğun o cihetini bilmek gaybî bilmek değildir. Çocuğun esas gaybî ve Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği ciheti manevî simasıdır. Bu da insanın gizli kabiliyetleri ve özellikleridir. Cenab-ı Hakkın iradesini, ihtiyarını, meşietini ve hususî rahmetini gösteren bu ciheti Allah’tan başka hiç kimse bilemez. Değil ana rahmindeki bir çocuğun manevî cihetini bilmek, normal bir insanın kabiliyet ve istidatlarını bilmek ve tesbit etmek için uzun uzun tecrübelere, psikolojik tahlillere ihtiyaç vardır.

Yarın ne kazanacağını bilmek

Hiç kimse yarın ne yapacağını bilemez. Gerçekten insanın gelecekte ne yapacağı gaybî sayılmaktadır. Hiç kimse yarını hakkında kesin bir şey söyleyemez. İster iyilik, ister kötülük olsun, yarın ne yapacağı hususunda bir şey diyemez. Bu hakikata Kur’ân-ı Kerimde işaret edilmekte ve bir kimsenin yarın bir şey yapmaya karar vermesi sırasında Allah’ın dilemesine bağlaması hususunda şöyle buyurulmaktadır:

“Allah’ın dilemesine bağlamadıkça (inşaallah demedikçe), hiçbir şey için ‘Bunu yarın yapacağım’ deme.”(11) İnsan kendi iradesi ile işler yapar. Fakat Cenab-ı Hak muvaffakiyet ihsan etmese ve sebepleri insanın emrine vermese, insan bu işi yapamaz. Yani cüz’î iradesinin olmasına rağmen, bir işi ileride gerçekleştirmesi kesinlik kazanamaz. Nitekim birçok defa bir işi yapmaya karar verir, teşebbüse geçeriz, fakat geçrekleştiremeyiz. O halde insan geleceğe hâkim değildir. Elindeki zaman şu andaki zamandır. O da çok kısa geçici bir andır. Gelecek zaman insanın elinde değildir. Dolayısıyla, gelecek zamanda yapacağı iyilik veya kötülükleri de bilemez.

Evet, insanın yapacağı işlerin bir kısmı kendi iradesine bağlıdır. Kendi iradesine bağlı olanlarını hal-i hazırda yapmaya gücü yeter. Kendi iradesine bağlı olmayan pek-çok şeyler de vardır. “Kendisinin hoşlanmadığı şeyleri kesinlikle bilmek mümkün olmadığı gibi, ummadığı zamanlarda da azmettiği işlerin olmaması çokça vaki olur.”(12) Bir işi yapmaya karar verip, yapacağımıza kesin gözüyle bakarken, hiç ummadığımız bir engelin çıkmasının misalleri çoktur.
Kur’ân-ı Kerimde Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselamın lisanıyla, bir kimsenin istikbalde nelerle karşılaşacağını bilemeyeceği şöyle ifade edilmektedir: “Benim başıma ve sizin başınıza ne geleceğini ben de bilemem.” (13)

Gerek iyilik, gerek kötülük olsun, gelecekte yapacağı şeyler hususunda insanın kesin bir bilgi sahibi olamayacağını ifade eden Elmamı, “Zira insanın azm-ü iradesi bir şeyin husulü için kâfi sebep değildir”(14) demektedir. Binaenaleyh, insan yarın ne yapacağını kesin olarak söyleyemez. Yarın yapacağı şeyler hususunda ileri sürdüğü bilgiler, kararlar ve kanaatler tahminden öteye geçmez, kesinliği ifade edemez.

İnsan nerede ölecek?

Ölüm Cenab-ı Hakkın elinde olduğu için, hiç kimse ölümün zaman ve yerini kesin olarak tesbit edemez. Ölümün böylesine gizli olmasının birçok hikmetleri bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi insanların Cenab-ı Haktan korkma ve Ondan ümit besleme noktasındaki durumlarını muhafaza etmesidir. Şayet insan ölümünün zaman ve yerini bilse bu durumunu muhafaza edemez. Ömrünün büyük ekseriyetini dalâlet ve sefahet içerisinde geçirir.

Bediüzzaman bu hakikati şöyle dile getirmektedir: “Zira ecel-i insan muayyen olsa, yarı ömrüne kadar gaflet-i mutlaka, yandan sonra darağacına adım adım gitmek gibi bir dehşet verecek. Halbuki âhiret ve dünya muvazenesini muhafaza etmek ve her vakit havf (korku) ve recâ (Allah’ın rahmetinden ümit beslemek) ortasında bulunmak maslahatı iktiza eder ki, her dakika hem ölmek, hem yaşamak mümkün olsun. Şu halde müphem (bilinmeyen) tarzdaki yirmi sene bir ömür, bin sene muayyen (belli) bir ömre müreccahtır (tercih edilir).”(15)

Ayrıca ölüm ve hayatı imtihan için yaratan(16) Cenab-ı Hakkın âleme koyduğu imtihan sırrına da ters düşerdi. İşte Cenab-ı Hak, rahmetinin bir eseri olarak, insan hayatının ne zaman sona ereceğini gizlemiştir. Bütün gaybî meseleleri ihata eden sonsuz ilmine hasretmiştir. İnsan hazan ölmemek için çırpınırken hiç beklemediği bir anda ölmesi, birçok insanlar da ölmek istedikleri halde öle-memesi verilebilecek misallerdendir. O halde insan ne zaman ve nerede öleceğini kesinlikle bilemez.

Bu hususta lâtif ve manevî bir rivayet anlatılır. Gerçi üzerine hüküm bina edilemez, ama Hz. Azrail ile Süleyman (a.s.) arasında geçen ve insanın ne zaman ve nerede öleceğini bilememesi bakımından ibretli olan hadise şöyledir:
Hz. Azrail, Süleyman Aleyhisselâmın ziyaretinde iken orada oturanlardan birinin yüzüne dik dik bakmış. O adam tedirgin olmuş ve kendisine dik bakanın kim olduğun sormuş. Hz. Azrail olduğunu öğrenince, “Galiba benim ruhumu almak istiyor” diyerek Hz. Süleyman’ın rüzgâra emretmesini ve kendisini Hindistan’a götürmesini ister. Arzusu yerine getirilir. Hz. Azrail bir daha ziyaretine gelince Süleyman Aleyhisselâm o adama neden dik dik baktığını sorar. Hz. Azrail şu cevabı verir: “Onun durumuna hayret ettim. Zira o gün onun ruhunu Hindistan’da kabzetmeye memurdum. Halbuki onu huzurunuzda gördüm.” (17)

1. Lokman Sûresi, 34.
2. Buharı, İstiskâ: 29.
3. Nemi Sûresi, 65.
4. Cin Sûresi, 26.
5. Tecrîd-ı Şartlı Tercemesi, 3: 309.
6. Tefsir-i Kebir 25; 164.
7. Tecrîd-i Sarih Tercemesi, 3:311.
8. Lem’alar, 102.
9. a.g.e
10. a.g.e. 103.
11. Kehf Sûresi, 24.
12. Tecrid-i Sarih Tercemesi, 3:311.
13.Ahkaf Sûresi, 9.
14. Hak Dini Kur’an Dili, 5:3243.
15. Sözler, 315-6.
16. Mülk Sûresi, 2.
17.Tecrid-i Sarih Tercemesi ,3:311.

 

Kaynak:  Mehmed Paksu – sorularlaislamiyet.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir