Neden imtihan var?

Allah’ın kainatı ve biz insanları niçin yarattığını bilmezsek, ne imtihanı, ne Cennet ve Cehennemi, yani mükafat ve ceza olgusunu aklımıza sığıştıramaz ve – haşa- Adil-i Mutlak olan Allah’ın adaletini ve hatta – haşa – sonsuz rahmetini dahi sorgularız.

Zaten bir Müslümanın imandan ve farzlardan sonra ilk vazifesi delil peşinde koşmak ve imanını tahkiki seviyesine çıkartmak ve buna da hayatının son gününe kadar aralıksız devam etmektir.

Tahkiki imanda yol almak, akıntıya karşı yüzmek demektir; bir an dinlenmek için dursak akıntı bizi gerisin geri döndürür. İmanda delil aramayı bırakırsak, şeytan ve nefsimiz boş durmayacağı için, kalbimize verecekleri vesveselerle kafamızı karıştıracak ve bizi bazı meselelerde şüpheye düşüreceklerdir.

Bu arada şunu da söylemeden geçmeyelim ki, delilleri araştırırken kafamıza takılan ve takılabilecek suallere de şu tonda cevap aramak edeben daha münasip olacaktır:

“Allah’ın yaptığı hiç bir şey, söylediği hiç bir şey, O’nun kontrolünde olan Resulünün yaptığı ve söylediği hiç bir şey manasız, abes ve boş olamaz. Ben bunların hikmetini anlayamıyorsam bu ancak benim eksikliğimdendir!”, deyip, Allah’a “Rabbim ilmimi arttır!” diye dua edip, anlayamadığımız konuları ehl-i sünnet alimlerine, onların eserlerine müracaat ederek, aradığımız konuların cevaplarını sabırla araştırıp bulup böylece mutmain olmamız gerekmektedir.

Allah kâinatı niçin yaratmıştır?

Mevcudat yoktu, masiva yoktu, sadece Allah vardı. Yüce Allah hikmetine binaen tanınmayı, bilinmeyi, tesbih ve tekbir edilmeyi murad etti. Mevcudatı, cinleri ve en son insanı yarattı.

Evet, cinler ve insanlar hariç bütün mevcudat, yani melekler, çiçekler, ağaçlar, böcekler, hayvanlar, kuşlar, balıklar, atomlar, gezegenler, galaksiler, vs. hiçbiri hikmetsiz değil ve kainatta muhtelif vazifeler almışlar, bizler de bunu fennen müşahede ediyorsak, bu fenni müşahede dışında imandaki seviyemize bağlı olarak kalben de müşahede ediyoruz ki her biri her an Allah’ı tesbih ediyor. Ancak bizler gibi özgür iradeleri olmadığı için imtihana tabi değiller.

İmtihana tabi olan cin ve insanlar ise, ilahi hikmet tarafından kendilerine verilen cüz-i iradeleri ile bu tesbihi ve tekbiri ve kulluk vazifelerini, şayet Allah’a iman etmeyi tercih etmişlerse bilerek, isteyerek yapıyorlar, şayet Allah’ı inkarı tercih etmişlerse de yapmıyorlar. Bunun sonucunda da mükâfat veya ceza görüyorlar.

Peki ama niye?

Konumuz cinler olmadığı için biz insanlara bakacağız ve bu sualin cevabını öyle arayacağız.

İnsanın yaratılışına bakalım. Yüce Allah, Kitabında ilk insan olan Hazreti Adem’i çamurdan şekillendirerek ve içine kendi ruhundan üfleyerek yarattığını ve onu yeryüzüne halife kıldığını ve cinlerden olan şeytan ile onu imtihana tabi tuttuğunu ifade eder.

Bunu biraz açarsak; Cenab-ı Hak mutlak ve kemalde olan sonsuz okyanus hükmündeki isim ve sıfatlarından, başka hiç bir yarattığına vermediği tamamından, bir damla dahi olmayan kısmını o insan şekline soktuğu çamura vermiştir. Bu neredeyse hiç hükmündeki özellikler ise insana, adeta “Kâinat Padişahının Veziri” hükmünde yeryüzüne “Halife” olma hakkını kazandırmıştır.

Ancak bu halifelik ve kazanım beraberinde mesuliyet de getirmiştir ve bu mesuliyet sonucu da kendisine bir imtihan alemi açılmıştır. İnsanın vazifesi kendisine Allah tarafından verilen hiç hükmündeki isim ve sıfatların tezahürü ile, kendine, çevresine ve kâinata bakarak sırasıyla Allah’ı ve birliğini, Hazret-i Muhammed’i ve Kuran’ı bulup kendisinden istenenleri yapmak, şeytana ve nefsine aldanmamaktır.

Bir insanın Allah’ı bulmak için kendisine takılmış bütün özelliklerle kıyaslamalar yapması beklenmektedir. Mesela;

  • Bir ev satın alan kişi; “işte tapusu, işte benim evim der!”, ardından “peki dünyanın tapusu, kainatın tapusu kimin?” diye düşünmesi ve böylece Mülk’ün gerçek sahibini bulması gerekmektedir.
  • Sanatlı bir hat levhasına bakan kişi; “ne muazzam bir eser, kimdir bunun hattatı?” der, ardından “peki bu kâinatın hattatı, nakkaşı kimdir?” diye düşünmesi ve Allah’ına ulaşması gerekmektedir.
  • Bir fakire yemek veren kişi; “hiç beklemediği ve ummadığı bir şekilde şu fakiri doyuruyorum!” der, ardından “kâinatta, bahusus dünyada bu kadar canlıyı eksiksiz ve mükemmel doyuran kimdir?” diye düşünüp Rezzak-ı Hakiki’ye ulaşması gerekmektedir.

Misalleri çoğaltabiliriz.

Yani bize verilen özellikler ile bizden aklımızı kullanıp bir olan Allah’a ulaşmamız istenmektedir. Buna ulaşmak için akil ve baliğ olan herkeste yeterli donanım vardır. Zaten onun içindir ki akil ve baliğ olmayanlar imtihan haricidirler.

Bir olan Allah’ı bulan insan, oradan Hz. Muhammed’e, oradan Kuran’a ulaşacak ve bizden istenenleri öğrenmiş olacak. Akabinde;

Ya diyecek ki; “Yok öyle değil! Ben inanmıyorum! Bu kainat kendi kendine oldu, insan maymundan geliyor, kirazı odun olan ağaç yapıyor, koyun kendi kendine ot yiyip ondan süt, et ve yün yapıyor, bütün yaratılmışlar evrimleşti, vs…” gibi imkan dışı safsatalara dalacak ve gözünün önündeki gerçeği reddederek kainattaki bütün mevcudatı ve hatta Allah’ı tahkir ve inkar edecek ve yaratılmışların en aşağılığı olup sonsuz azaba müstahak olacak.

Ya da; “Hey güzel Allah’ım Sen nelere Kadirsin! İşte ben kulun! Aczimi, fakrımı, hiçliğimi anladım. Senin benden istediklerinin şuuruna vardım, tövbe edip onları yapmaya koyuluyorum, beni affet bana mağfiret et!”, diyecek ve meleklerin fevkinde makamlara istihkak kesb edecek.

İşte nasıl ki bir ressam yaptığı sanatlı bir tabloya bakar beğenir, sonra başkalarının beğenmesini ister, teşbihte hata olmasın, Allah da kainatın hattatı, ressamı, nakkaşı, mimarı olarak beğenilmek ve tanınmak için kainatı hikmetli olarak yarattı. En son da hikmetine binaen izah edildiği şekilde insanı yarattı ve ona verdiği bütün üstün özellikleri ve cüz-i iradesi ile baş başa bıraktı.

Bu imtihan alemi bizim için adalet midir?

İnsanın yokluk sahnesinden varlık sahnesine hiç bir bedel ödemeden çıkması onun için adalet değil, olsa olsa rahmettir!

Müminlerin Cennetle mükâfatlandırılmaları dahi adalet değil, rahmettir!

Çünkü kendi başımıza bunlara hiç bir şekilde ulaşmamız, hatta bunları hayal dahi etmemiz mümkün değildir.

Öte yandan, değil elimizdekilerin şükrünü eda etmek, aldığımız tek bir nefesin dahi borcunu ödemeye gücümüz yetmez.

“Allah” dememiz, elimizden gelen kulluk vazifelerini yerine getirmemiz ve bunun sonucu Cennet ile müjdelenmemiz olsa olsa ancak rahmet olur, adalet değil!

Ayrıca, kafirlerin bu nizamı inkarları, tahkirleri neticesi ile Cehennemle cezalandırılmaları ise adaletin ta kendisidir! Hatta derin düşünce sahipleri için belki o dahi rahmettir.

Kaynak: sorularlaislamiyet.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir