Ruhun kemale ermesi

Kemal; noksanlığın zıddıdır. İmansızlık en büyük bir noksanlık, iman ve marifet ise en büyük bir kemaldir. Bilgisizlik bir noksanlık ve kusur, ilim ise bir kemaldir.

Aynı şekilde, kibir noksanlıktır, tevazu “kemal”; hayasızlık noksanlıktır, edep ve haya “kemal”; zulüm noksanlıktır adalet “kemaldir”. Bunlardan mahrum olmak ve zıtlarıyla boyanmak ise birer noksanlıktır.

İşte Kur’an bütün bu kemal sıfatlara insanları sevk eder.

“Evet hakiki terakki ise; insana verilen kalb, sır, ruh, akıl hatta hayal ve saire kuvvelerin, hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktadır.” (Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas)

Kur’an nurundan mahrum görüşlerin ve sistemlerin kemal anlayışları çok sönük ve sınırlıdır. Dünyanın bütün kemallerinin ahiretteki kemal tecellileri yanında gölge gibi zayıf kalacağı düşünülürse, hak dinden ve imandan yoksun görüşlerin ve uygulamaların yolunda gidenlerin sonu ebedi bir hüsran ve asıllar âleminden ebediyen mahrumiyettir.

Kaldı ki, Kur’an şakirtleri de kalp ve ruhlarını kemale erdirme yanında dünyanın meşru zevklerinden, mevki ve makamlarından, servet ve devletlerinden de faydalanırlar. Ama çok iyi bilirler ki, bütün bu kemaller rüya âleminde mazhar olunan ihsanlara benzer.

Gerçek saadet ve kemal ise,

“Ahiret daha hayırlı ve daha devamlıdır.” (A’la, 87/17) ayet-i kerimesinde ve

“İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.” hadis-i şerifiyle haber verilen ahiret âlemindedir.

Bilindiği gibi, her türlü terakki iki temele dayanır: Faydalı olan elde etmek, zararlı olandan uzak durmak. Yani, insan bir taraftan kazancını artırmaya çalışırken, öte yandan da kaybı önlemek için tedbirlerini almalıdır.

Bir menzile ulaşmak için atına binen kişinin yapacağı ilk iş atını gemlemek, zapt altına almak, onun başka yönlere gitmesini engellemektir. Bundan sonra atını kamçılamaya ve süratle koşturmaya sıra gelir.

Kur’an-ı Kerim’de Yûsuf aleyhisselamın dilinden bize çok önemli bir mesaj verilmektedir:

“Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis şiddetle kötülüğü emreder.” (Yûsuf, 12/53)

İşte kötülüğü emreden bu nefsi gemlemekle bağlamak, onun yanlış yöne gitmesini engellemek insanın manevî terakkisinin ilk adımı ve ön şartıdır. Ticari hayatımızdan bir örnek verecek olursak, bir tüccarın ilk işi kendi nefsine haram kazanç yollarını kapatması, o nefse “Zengin olacaksın ama faize, ihtikâra, yalana, aldatmaya girmemek şartıyla.” diyerek, yasak bölgeleri ve vazgeçilmez doğruları iyice belletmesidir. Bunu başaran tüccar, nefsini gemlemiş demektir.

Bundan sonra sıra, meşru kazanç için çalışmaya, gerekli sebeplere müracaat etmeye ve bu yolda olanca gücüyle çalışmaya gelir.

Manevî ticaret ve zenginlik de buna benzer. Bu konuda bütün manevîyat büyüklerinin takip ettikleri şaşmaz bir sıra vardır. Manen terakki etmek isteyenler için bu sıraya aynen uymak vazgeçilemez bir şarttır.

Şöyle ki;

– Önce bütün haramlar terk edilecektir.

– Sonra bütün şüphelilerden vazgeçilecektir.

– Bütün farzlar ve vacipler yerine getirilecektir

– Elden geldiği kadar sünnetlere riayet edilecektir.

– En sonunda da helâl kazancını mümkün olduğu kadar az tüketme, çok sadaka ve yardımda bulunma yoluna girilecektir.

Yani, mal kazanılacak, ama meşru sahalarda da olsa, onu israf etmek, sadece nefsin hazları için ölçüsüzce harcamak yerine, muhtaçların imdadına koşulacak, onlara bol sadaka verilerek ahiret ticareti için önemli bir yatırım yapılacaktır.

Ayrıca sadece kendi nefsini kurtarmak değil, başkalarını da kurtarmaya çalışmak gerekir.

Selam ve dua ile…

 

 

Kaynak: sorularlaislamiyet.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir