Kur’an varken hadislere ne lüzum var?

Hâdislere ne gerek var, bize Kur’an yetmez mi?

Bazı kimseler sünnet ve hâdisin Müslümanlıktaki yerini bilmediklerinden ona kıymet vermek istemiyorlar, onu İslâmî hükümlerin kaynaklarından biri olarak kabul etmek istemiyorlar. Bir şey söylendiğinde ilk söz olarak, “Efendim bu, Kur’an’da var mı?” sorusunu soruyorlar. Bu fikrin ne kadar yanlış olduğunu göstermek için evvelâ Peygamber’in vazifesini ve bu vazifenin kapsamını izah etmek gerekir:
Kur’ân, insanın gerek Allah ile ve gerekse insanlarla olan özel ve genel bütün bağlarıyla ilgili hükümler koymuştur. İnanç esaslarına, ibadetlere, aile vazifelerine, hak ve cezalara, barışa, savaşa; kısaca ferdin ve toplumun her türlü işlerine değinmiş ve bunların hepsi hakkında ayrı ayrı kaideler, hükümler koymuştur. Peygamberin görevlerinden birisi, işte bu hükümleri Allah’tan nasıl almış ise o şekilde insanlara bildirmektir.

Fakat bu hükümlerin hepsi açık değildir. Bir kısmı genele bakan, bazıları özet olarak işaret eden hükümlerdir. Bunlarda derinlemesine açıklamalar yoktur. İşte Kur’ân’daki bu âyetlerin manalarını Peygamber Efendimiz sözleri ve işleri ile açıklamıştır. Çünkü Peygamber’in vazifesinden biri de buydu.

Peygamberimizin sağlığında Müslümanların Kur’ân ve hâdisler ile ilişki biçimleri şu şekildeydi: Müslümanlar evvelâ dini doğrudan doğruya Kur’ân’dan alırlardı. Fakat karşılaştıkları bir olay hakkında Kur’ân’da açık bir hüküm bulamazlarsa, ya da benzeri başka bir olayla ilgili hükmün o hâdiseye de uygulanabileceğinde şüpheye düşerlerse hemen Peygamber’e sorarlardı. Peygamber de onlara cevap verir, anlamadıkları cihetleri, sözleri veya işi ile beyan eder, açardı.

Söz gelimi, oruç âyeti nazil olunca ashab bununla Ramazan orucunun farz olduğunu anladılar, Ramazan orucunu tuttular, çünkü Peygamber de yanlarında idi. Fakat bir kişi oruçlu olduğunu unutarak, bir şey yer ve içerse onun orucunun bozulup bozulmayacağı hakkında bir açıklama oruç âyetlerinde yoktu. Bir gün sahabeden biri oruçlu olduğunu unutarak bir şey yiyince, orucunun bozulup bozulmadığını Peygamber’den sormuş; Peygamber Efendimiz de şöyle cevap vermiştir:

“Bir adam oruçlu olduğunu unutur da yer veya içerse orucu bozulmaz.” (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmîzî, İbn-i Mâce)

İşte Peygamber’in bu cevabı bir hadîstir. Ve bir hükmü beyan etmiştir. Bu hadîs ile, “yanılarak veya unutarak yaptıklarınızda günah yoktur” (Ahzab sûresi) âyet-i kerîmesini açıklamış ve bu hükmün o âyetin manasına dahil olduğunu izah buyurmuşlardır.

Yine, namaz ayetlerinin inişinden sonra yaşanan bir başka örnek de şöyledir: “Namazı dosdoğru kılınız,” “Namaz belli saatlerde kılınmak üzere mü’minlere farz kılındı,” mealindeki âyetler belirli vakitlerde namaz kılmanın mü’minlere farz olduğunu bildirirken; çeşitli sûrelerdeki bazı âyetler de namaz vakitlerini bildiriyordu. Fakat bu âyetlerin tefsir edilmesi ve açıklanması gerekiyordu. Bu vakitler ne zaman başlıyor, ne zaman sona eriyor. Bu namazların rekatları kaçtır? Nasıl kılınır? Rükûları, secdeleri nasıl olacak, namaz ne suretle doğru veya hatalı olur?

Bütün bunları Peygamber Efendimiz mübarek sözleriyle, işleriyle açıklayıp tefsir buyurdular. Allah’tan aldığı vahiy ve ilham ile namazların vakitlerini, nasıl kılınacağını, rekatlarını, rükûlarını, secdelerini, âdâp ve erkânını, ölçü ve kurallarını birer birer hem anlattılar, hem de sahabenin gözü önünde kılıp onlara örnek oldular.

Bunlardan başka, Kur’ân’da zekâtın farz olduğu da yazılıdır. Lâkin, zekâtın ne gibi mallardan verileceği, ne kadar malı olanın zekâtla sorumlu olduğu, kaçta kaç verileceği açık değildir. Hac da böyledir. Bunları birer birer izah eden Peygamber’in hadîsleri ve sünnetidir.

Ayrıca Kur’ân içkinin haram olduğunu da söyler, lâkin içkiden kastedilen nedir? Hangi içkilerdir ve ne miktarı haramdır? Bunları açıklayan, ancak Peygamberimizdir.

Benzer şekilde, Kur’ân’da, temiz olan şeylerin helâl, pis olanların da haram olduğu haber verilmiştir. Fakat bunların ne gibi şeyler olduklarını tayin etmekte sahabeler tereddüt etmiş, şüpheye düşmüşlerdir. Bunların ne gibi şeyler olduğunu Peygamber Efendimiz izah buyurmuşlardır.

Tüm bu misallerden de anlaşılıyor ki, Peygamber bir taraftan kendisine vahiy olunan âyetleri Allah’tan aldığı gibi tebliğ ederken, diğer taraftan da onların açık hükümlerini öğretip, açıklanması gerekenleri de sözleri ve işleriyle tefsir etmiştir. Genel ifadeli âyetlerin kastettikleri hükümleri, mutlak ifadeli olanların muhtaç oldukları kayıtları ve sınırları izah buyurmuştur. Çevresindekiler de Ondan duydukları ve gördükleri gibi yaparak ve başkalarına da “Efendimiz şöyle buyurdu, böyle işledi” şeklinde rivayet etmişlerdir.

İşte bunun sonucu olarak Kur’an ile beraber hadîs ve sünnet denilen ikinci bir kaynak daha vücuda gelmiştir. Bundan dolayı, hadîs ve sünnetin bu kısmına tıpkı Kur’ân gibi sımsıkı yapışmak vaciptir.

Alıntı : zafer dergisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir