Bediuzzamana göre İnsan özgürlüğü

Bediüzzamana göre İnsan Özgürlüğü

Geçmiş usulcülerin vurguları daha fazla can, mal, ahlak ve din güvenliği üzerine idi. Bu vurgu çağımızın genel eğilimlerine uygun olarak Bediüzzaman’la insan özgürlüğüne kaymıştır. Artık çağımızdaki insan geçmiş çağlarda olduğu gibi çeşitli baskı ve istibdatlara mahkum olamaz. Çünkü her türlü istibdat ve dayatma Bediüzzaman’a göre insanın insanlığının gelişmesine ciddi bir engeldir.

Bediüzzaman, Maveraünnehir ulemasından ceddimiz Sadru’s-Şeria tarafından ortaya atılan ve özellikle ünlü Osmanlı alimi Gelenbevi tarafından işlenerek belli bir formülasyona sokulan “insan özgürlüğü” yaklaşımını esas alarak düşüncesini geliştirir. Bu yaklaşım insan iradesinin mevcut olmadığı, tersine nisibi ve izafi bir olgu olduğu, dolayısıyla insana verilebilir olduğunu temel alarak insanın her türlü yaptığı eylemlerden sorumlu olduğunu vurgular. İnsan iradesi iki alternatiften birini seçebilir bir özellikte olduğundan, doğrudan insanın emrinde ve tasarrufundadır. Bu nisbi ve izafi olguyu Cenab-ı Hak insan fiilini yaratmasına bir şart-ı adi yapmıştır. Yani insan kendi tasarrufunda olan yaratılmamış iradesiyle tercih yapabilme özelliğine sahiptir, dolayısıyla insan yaptığı her şeyden sorumlu olan bir varlıktır. Çünkü insanın sahip bulunduğu bu cüzü irade özellikle olumsuz ve ademi şeylerin ortaya konulmasında son derece etkili ve fonksi-yoneldir. Düşünüre göre günah, küfür, zulüm, dalalet gibi şeyler olumsuz ve ademi olduklarından çok basit bir “terk” ve “ihmalle” gerçekleştirilebilirler. Böylece son derece basit bir olgu olan insan iradesi bunların gerçekleştirilmesi için bir temel olabilir ve insanı yaptıklarından sorumlu kılabilir.

İnsanın seçici ve yapıcı bir varlık olması İlahi hakimiyet ve kudretle nasıl bağdaştırılabilir? Hatta “Allah’ın Hakimiyeti” ile “Halkın Hakimiyeti” nasıl bir arada düşünülebilir?

Bediüzzaman bu konuda ilginç sayılabilecek “mülk-melekut” ayırımını yapar ve yaklaşımını bunlar üzerine bina eder. Mülk âlemi fizik ve organik âlemi, melekut âlemi ise fizik ötesi olan gayb âlemini ifade eder. Mülk âleminde hikmet, melekut âleminde ise kudret hakimdir. Mülk âlemi sebeplerin ve tabiat kanunlarının egemen olduğu âlemdir. Melekut âleminde ise doğrudan İlahi kudret egemendir. Sebepler ve fizik âleme ait kanunlar orada geçerli değildir. (Nursi, 1994, s. 236).

Bu yaklaşıma göre bizim muhatap olduğumuz âlem mülk âlemidir. Bilim, hukuk, siyaset, ekonomi gibi olgusal şeyler mülk âlemine aittir. Bu âlemde her şey İlahi hikmet tarafından belli sebeplere bağlanmıştır. Başka bir açıdan varlık âleminin mülk kesimi insan eylemlerinin bağımsızca gerçekleştiği kesimdir. İnsan iradesi bu alanda etkili olmakta, serbestçe seçebilmekte, insanın kudreti kendi fiillerini üretebilmekte ve bundan dolayı insan yaptığından da sorumlu olabilmektedir.

Başka bir ifade ile varlık âleminin mülk tarafı “daire-i muamelat”tır. İnsanın günlük olgusal ilişkilerinden ahlak, hukuk, bilim, siyaset ekonomi bu alanda belli sebep-sonuç etkileşimi çerçevesinde oluşur. Burada insanlarca gerçekleştirilen tüm akitler, eylemler, objektif olarak değerlendirilir, kararlar rasyonel olarak verilir. İnsan bireyinin yaptığı her şey kanun önünde belli bir anlama sahiptir ve insan onlardan sorumludur.

Melekut âlemi ise “daire-i itikat”tır. İnsan her şeyin dizgini Allah’ın elinde olduğuna itikat etmekle yükümlüdür. Ancak muamelat âleminde kendi aklıyla ve iradesiyle en iyi ve en yararlıları seçmek ve yapmak durumundadır. Doğal olarak “iyi”yi bulma konusunda Cenab-ı Hakk’a sürekli dua etmelidir.

Mülk-melekut ayrımıyla”Allah’ın Hakimiyeti” “Halkın Hakimiyeti”kavramlarının ilişkisini de izah edebiliriz. İlahi hakimiyetin doğrudan kuşattığı alan melekut âlemidir, mülk âleminde ise özellikle siyasal alanda milli hakimiyet söz konusudur. Bu birbirini çelen ve olumsuzlayan iki farklı unsur değildir. Kâinattaki tüm varlıkların Allah’ın egemenliği altında olması nasıl insanların gayr-ı menkul ve menkullere malik olmalarına, onlar üzerinde çeşitli tasarruflarda bulunmalarına engel teşkil etmiyorsa sosyal ve siyasal alanlarda millet hakimiyetinin de Allah’ın hakimiyetine engel teşkil etmesi düşünülemez.

Mülk âlemindeki etkinlikleri Cenab-ı Hak insanların tasarrufuna bırakmıştır. Akli ve vehyi ilkeleri dikkate alarak insanlar sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel düzenlerini kendi ihtiyaçları doğrultusunda geliştirip kurabilir, gerektiğinde de değiştirebilirler. Sonuçlarından da doğal olarak doğrudan kendileri sorumlu olurlar. Böyle olmaması durumunda dünyada sosyal ve siyasal hayatta belli bir düzen ve kurumdam söz etmek mümkün olamazdı. Hukuk sistemiyle kişilerin mal ve can güvenliği garanti altına alınmış, cana ve mala tecavüz çok sert cezai müeyyidelerle önlenmeye çalışılmıştır. Kimsenin “nasıl olsa her şey Allah’ın mülküdür” deyip gelişi güzel hareket etmesine izin verilmemiştir. Ünlü Türk alimi Nesefi bu konuları Tabsıra adlı eserinde önemli ölçüde makül bir çerçeveye oturtmuştur. Zaten Maturidi yaklaşımın hakim olduğu kültür coğrafyalarında bu konularda her hangi bir zihinsel karışıklık ortaya çıkmamıştır.

İnsan hürriyetine bu kadar değer veren Bediüzzaman, bu hürriyetin ancak meşru demokrasilerde sağlanabileceğini, her türlü siyasal, dini, ve ilmi istibdadın insanın duygularını çökerteceğini, insanlar arasında kin ve nifak tohumlarını yeşerteceğini, insanları sefalete sürükleyip fakirliğe mahkum edeceğini, hatta bu istibdadın İslamı bile zehirleyeceğini savunur. Ona göre Müslüman birey aklını kullanan, kendine güvenen onurlu, sadece Allah’a kul olup başka hiçbir şeye köle olmayan bireydir.Çünkü Bediüzzaman insan hürriyetini imandan bir parça saymaktadır. Ona göre Allah’a hakiki kul olan ne başkasına kul olur ne de başkasını kendisine kul yapar. O zaman insanların demokratik ilkelere göre yerlerini yeniden gözden geçirmelidir. Âlimlerin, şeyhlerin ve uluların yerleri yeniden belirlenmeli, ilişki tarzları yeniden ortaya konmalıdır. Bediüzzaman’a göre artık bu çağda şeyhlerin Müslüman birey üzerinde büyüklük taslayarak sulta kurması, onun onurunu kırıcı şekilde ezmesi kabul edilemez. Bu tip şeyhler şeyh değil müteşeyyihtir (çocukça şeyhtir). Çünkü ilmin ve şeyhliğin gereği tasallut, tahakküm değil tevazu ve mahfiyettir. İnsanlara saygı ve güvendir. Beraber yaşayabilme sanatıdır. Karşılıklı taviz verebilme becerisidir. Bediüzzaman alim ve şeyhlerden bu ilkelere uymayanların Müslümanlar tarafından ilim ve şeyhliğinin tanınmaması, onlara gereğinden fazla saygı gösterilmemesi gerektiğini ister. (Nursi, Münazarat, 1991, s. 59-60) Ona göre insanların iradesine ve hürriyetine müdahaleye kimsenin hakkı yoktur.

 

 

Kaynak: sorularlaislamiyet.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir